• BIST 82.345
  • Altın 147,826
  • Dolar 3,7921
  • Euro 4,0522
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 2 °C

BENİM DEMEK

Rad.Tek.Şeref Parıldar

İnsanın dili, düşüncesini şekillendirir fakat geliştirmez. Düşüncenin gelişmesi, kişinin düşünmesi ile mümkün olabilir. Gelin "benim" dediklerimizi bir düşünelim.

Bu benim dediğimiz o kadar çok şey var ki bu hayatta. “Hiçbiri de bizim değil aslında” demeyeceğim beklemeyin boşuna. Onların hepsi de bizim. Sorulması ve sorgulanması gereken nokta “benim”in ya da “bizim”in ne manaya geldiği halbuki. Benim olan şey benim neyimdir. Bana ne ile bağlıdır. Benimle olan hangi bağlarından dolayı ona “bu benimdir” demek alışkanlık haline gelmiş. Benim dediğim şeye o haliyle seslendiğimizde aklımıza ne getirmişiz ve neleri unutmuşuz.

Arabama benim dediğimde aklıma gelen şey onu benim aldığımdır. Bir başkasının ürettiği mala biçilen fiyatı, kendi kazancım olan para ile değiş tokuş ettiğimizde artık bizim olan para üreticinin, üreticinin arabası da bizim olmuş olur. Bu alış-veriş eğer sağlıklı işlemiş ise bu durumda kimse o arabanın bizim olmadığını iddia edemez, etse dahi hakikat  ve  adalete dayalı hukuk sistemi onun bu iddiasının geçersizliğini ortaya koyar. İşin bu kısmı üzerine derinleşmek bize iktisat ve hukuk felsefesinin tartışmalarının arasında kaybolmaktan başka bir fayda vermeyecektir. Öyleyse ilk manasıyla iyelik, mutlak manada bizim olan şeylerle kurduğumuz ilişkinin adıdır. Örneğimiz üzerinden konuşacak olursak arabanın bütün hakları bizimdir. İstediğimizde satarız, yakarız, uçurumdan aşağı atarız; zararı kabullenmişsek ve aklımızın dengesi de biraz bozulmuşsa arabaya yapamayacağımız şey yoktur. çünkü bizimdir. Buna kısaca mülkiyet (ya da milkiyet – gerçek malike saygısızlık olmaması açısından) ilişkisi de diyebiliriz.

Benim diyerek vasıfladığımız bir diğer ilişki ise beraberlik (sahibiyet)tir. Benim Annem, kardeşim derken bu çeşit bir ilişkiyi ifade etmek zorundayızdır. Çünkü ne annemizi ne de kardeşimizi irademizle seçmedik, almadık ve bir önceki araba örneğindeki gibi yakıp yıkamayız, yapsak dahi bu onu bizim olmaktan çıkarmaz.  İş, okul, mahalle arkadaşlarımız, hemşehrilerimiz bizimdir fakat bu bize onları kullanma ya da yönetme hakkı vermez. bu sayede biz de aynı evde yaşıyor olsak bile bir başkası tarafından yönetilmek zorunda kalmayız. İrademizi geçersiz kılacak bir kamu ya da askeri güce dayalı otorite olmaksızın da kendimizi başkasının isteklerine ram etmekten ferağ etmiş oluruz. Bu ilişki de irademizden ziyade kaderimizin sözünün geçtiğini farkedebiliriz. Kader farklı mevzulara girmeyi gerektireceğinden bu kadarını belirtmekle iktifa ediyoruz.

Üçüncü ve en önemlisi olduğu için sona bıraktığımız ilişki ise sorumluluklarımıza emanet edilmiş eşya ve yükümlülüklerdir. Sahip olduğumuz ve bizim olduğu konusunda herkesin icma ettiği  hayatımızın hangi ilişkiyle bize bağlandığı ciddiyetle üzerinde durulması gereken bir konudur.

Eğer arabamız gibi bizimse bu hayat; onu istediğimiz gibi kullanırız, yönetiriz, harcarız ve hatta işimize gelmezse onu yok edebiliriz. Ama biz dünyaya gelmeden önce kimse “biz sana hayat vereceğiz istiyor musun “ diye sormadı ve biz de hayatımızı kimseden bir bedel karşılığında almadık. Burdan ortaya çıkıyor ki hayatımız bizim mülkümüz değil, dolayısıyla bizimle mülk ilişkisi olmayan bir zemin üzerinden bize bağlanan diğer eşyalar da gerçek manada mülkiyet ilişkisine giremeyiz. Madem ki hayat bize mülk değildir, öyleyse bize onunla verilenler, ele geçirdiklerimiz ve elden kaçırdıklarımız da hayatımızın miktar ve keyfiyetince bizim olacağından – kader yine karşımıza çıkıyor burada -  bizim mülkümüz olamayacaktır. Hakiki manada bizim de olmayacaktır öyleyse. Buraya kadar ifade edilenlerden hayat ile ilişkimizin mülkiyet esasına dayanamadığının ortaya çıktığı kanaatindeyiz.

Hayatımızın, bizim hayatımızın, İkinci örneğimizdekine benzer bir çerçevede bizle ilintili olduğunu da ifade edemeyiz. Çünkü sahiplik ilişkisi kurduğumuz insan ve eşyalar, mahiyet olarak bizden tamamen ayrı, sadece bizimle ortaklığından dolayı bizim olmaktadır. Aynı şeyi hayatımız için söylemek mümkün gözükmemektedir. O her ne kadar canıımız istediğinde işine son verebileceğimiz kadar bizim olmasa da, bizden ayrıldığında bizi de yok edecek kadar bizle içiçe bir mahiyete sahiptir. Hayatımız gerektiğinde aleyhimize şahitlik edebilecek benliğimizdir. Benim hayatım dediğimde, kendimden başkasını kastedemeyeceğim kadar hayat ben ile içiçedir. Onunla varlığı tattığımız gibi o yok olunca da biz olmasak da başkaları yokluğumuzun tadına bakacaklardır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, hayat ile olan ilişkimiz ikinci gruba dercedilebilecek kadar ikincil ve ötekileştirilebilecek bir mahiyete sahip değildir.

Artık meramımızı açığa vurmanın vakti gelmiştir zannediyorum. Bizim dediğimiz bir şeyin biz ile ilintisi hususunda son seçeneğimiz, onun bizimle sorumluluk yani emanet bağıyla bağlanmasıdır. Medyasıyla, kanallarıyla, yazılı ve görsel yayın organlarıyla beynimizi ve hayatımızı esir almış kapitalizmin öncülleriyle ayakta duran çakma düşünürlerin felsefesinden arınarak, hayata onu bize bahşedenin bak dediği yerden baktığımızda ortaya çıkacaktır ki; bizim olan ne varsa bizim sorumluluğumuzun sınırlarında kalanlardan ibarettir.

Çocuğumuz istediğimiz gibi yetiştirebileceğimiz mülkümüz değil, onu yaratanın istemediği bir biçimde büyümesine müsaade ettiğimizde, göz yumduğumuzda hesabını vereceğimiz bir emanettir.

Eşlerimiz, bizim isteklerimizi yerine getirmekle yükümlü varlıklar değil, var edenin istekleri doğrultusunda yaşamadığı takdirde buna bile isteye göz yumduğumuz takdirde hesabını vereceğimiz emanetlerimizdir.

Malımız mülkümüz, evimiz arabamız, bağımız bahçemiz, parasını vererek bizim diye sahiplendiğimiz ne varsa hepsi, canımızın istediğini yapabileceğimiz mülkümüz değil; onu bize bahşedenin istekleri doğrultusunda ihtiyacı olana ihtiyacı olduğu anda verilmediği takdirde bizden hesabı sorulacak emanetlerdir.

İşte bundan dolayıdır ki, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Velid b. Muğire, Mekke’de kendilerine bütün ikna edici deliler sunulduğu halde iman etmemekte direnmişlerdir. Benim dedikleri ne varsa hepsinin bir anda Allah’ın olduğunu kabul etmek (islam’ın bilinçli teslimiyet olduğunu bir kez daha hatırlayalım) elbette kolay bir iş değildi. O kadar ötelere gitmeye gerek de yok bunun nasıl bir duygu olduğunu öğrenmek için. Aynaya geçip soralım, bizim olanlardan hangisini Allah’a vermekten çekinmeyiz.

  • Neyimiz varsa Allah’ın zaten hocam!

Diye bir cümleyi dimağınızdan alıp dilinize koyduysa bir güç ona soruyorum o zaman. Ey nefsim, kendim! Bugün Rabbinin senden istediklerinin kaçta kaçını O’na verdin.

Bu yazı toplam 179 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
MyMemur Haber Sitemiz 5651 sayılı "internet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla işlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında" Kanunun 2/f maddesi uyarınca 'içerik Sağlayıcıdır'. Tüm üyeler yaptıkları yorumlardan şahsen kendileri sorumlu olup, talep halinde sitemiz kaynaklarında olan, gerekli iletişim bilgileri Adli ve İdari Makamlara sunulacaktır. UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmaz.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
FORUM SON YORUMLANANLAR
FORUMDAN SEÇMELER
Tüm Hakları Saklıdır © 2014 My Memur | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0544 331 69 18